Bir Garip Hayat
Karikatür ve tebessüm etmeye ne dersin
-

Ferhunde Hanım
Yer Ver Evladım” Ferhunde Hanım’ın Gizli Tarihi
Ferhunde Hanım, 500T otobüsünde bir heykel gibi dikilmiş, elindeki pazar filesini “stratejik bir silah” gibi kullanarak yanındaki gencin dizine vuruyordu. “Ah bu şimdiki gençlik,” diye iç geçirdi, sesini tüm otobüsün duyacağı o malum tınıya ayarlayarak. “Bizim zamanımızda bırak yer vermemeyi, büyüğümüzün gölgesine basmazdık!”
Ancak Ferhunde Hanım’ın hafızasının derinliklerinde, 1978 yılının yağmurlu bir Salı günü, o efsanevi “Kadıköy-Pendik Hattı Muharebesi” yatıyordu.
1978: Bir Koltuk Savunması
Genç Ferhunde, o zamanlar vatkalı ceketi ve kabarık saçlarıyla tam bir “demir lady” adayıydı. Otobüse bindiği an, boş koltuğu bir kartal gibi süzmüş ve daha yaşlı bir amca bastonunu uzatamadan o koltuğa adeta iniş yapmıştı.
Taktik 1: “Kitap Okuma Numarası.” Yanına yaklaşan 70 yaşındaki teyzeyi görmemek için elindeki yemek kitabını öyle bir hırsla okuyormuş gibi yaptı ki, teyze Ferhunde’nin o an atomu parçaladığını sanıp geri çekildi.
Taktik 2: “Uykuda Meditasyon.” Durak yaklaştıkça artan “Öhö öhö!” seslerine karşı, Ferhunde Hanım profesyonel bir tiyatrocu edasıyla başını cama yaslayıp ağzını hafifçe açık bıraktı. Öyle inandırıcı bir horlama taklidi yapıyordu ki, yanındaki adam “Yazık, herhalde üç gündür uyumuyor” diyerek yer istemekten vazgeçti.
Günümüz:
Geriye dönelim… Ferhunde Hanım, otobüste oturan üniversiteli gence dik dik bakmaya devam ederken genç kulaklığını çıkardı ve nazikçe ayağa kalktı. “Buyurun teyzeciğim, geçin lütfen.”
Ferhunde Hanım zafer edasıyla koltuğa tünedi. Oturur oturmaz yanındaki arkadaşına döndü ve fısıldadı: “Gördün mü? Zorla kaldırdık. Bizim zamanımızda biz kendimiz kalkardık, kimse bize söylemezdi bile!” -

Sevgi Pıtırcığı Öğretmenin Sonu Ne Oldu?
Özgür Öğretmen, dönemin başında sınıfa bir elinde papatya çayı, diğer elinde “Pozitif Disiplin” kitabıyla girdiğinde hepimiz onun bir “sevgi pıtırcığı” olduğunu anlamıştık. İlk cümlesi klasikti: “Çocuklar, not bir kırbaç değildir; ben size notla değil, empatiyle rehberlik edeceğim.”
1. Hafta: “Duygularımızı Konuşalım”
Özgür Bey, sözlü notlarını “gelişim geri bildirimi”ne çevirdi. Bir öğrenci derste arka sırada uyuyor mu? Özgür Bey yanına gidip fısıldayarak, “Göz kapaklarının ağırlığı, aslında kalbindeki bir yorgunluğun dışavurumu mu evladım?” diye soruyordu. O sırada sınıfın geri kalanı, öğretmen masasında kimin daha uzun süre “plank” yapabileceğine dair iddiaya girmişti.
3. Hafta: “Sınırlar ve Alanlar”
Sınıfın elebaşı Mert, Özgür Bey’in sandalyesine kurulmuş, telefonundan son ses müzik açmıştı. Özgür Bey, hafif seğiren gözüyle, “Mertciğim, şu an benim kişisel alanımı ihlal ederek aslında kendi iç disiplinini mi protesto ediyorsun?” dedi. Mert’in cevabı, pedagoji tarihine geçecek kadar netti: “Hocam, edebiyat yapma da sözlüme 100 gir, yoksa müzik hiç susmaz.”
Savaş Alanı: Yazılı Haftası
Vezir parmağı gibi “0” dağıtmak yerine, boş kağıt verenlere bile “Deneme cesaretin için teşekkürler” notu düşüp yanına kalp çizdi. Sonuç? Sınıfın büyük çoğunluğu bu “deneme cesaretini” o kadar içselleştirdi ki, sınav kağıtlarına sadece isimlerini yazıp altına “Ruhum bugün çok dolu hocam” yazıp çıktılar.
Büyük Patlama (Final)
Bir Salı günü, sınıfın ortasında bir grup öğrenci, Özgür Bey’in sandalyesini pencerenin kenarına kadar taşıyıp etrafında barikat kurdu. Özgür Bey, barikatın arkasından hala, “Gençler, bu öfke aslında bana değil, sistemin dayattığı otoriteye… Gelin bu enerjiyi yapıcı bir diyaloğa dönüştürelim,” diye sesleniyordu.
O sırada sınıftan bir ses yükseldi: “Hocam, empati falan karın doyurmuyor. Takdir belgesi alamazsak babam eve almayacak bizi. Bas şu yüzleri de dağılalım!”
Özgür Bey’in o anki bakışı; binlerce yıllık pedagoji kitaplarının sayfalarının tek tek yırtılışını izler gibiydi. Ertesi gün okula elinde en koyusundan kırmızı bir tükenmez kalemle geldi. Sınıfa girdi, kimsenin yüzüne bakmadan ilk öğrencinin isminin karşısına kocaman bir “05” yazdı.
Görünüşe göre, empati harikaydı ama kırmızı kalem çok daha hızlı sonuç veriyordu. -
VelilerinOkullar Açılınca Başlayan Büyük Kurtuluş Operasyonu:
Zafer Kahvesi ve Sessizlik Senfonisi

Pazartesi sabahı saat 07:00’de, mahalledeki tüm evlerden aynı ses yükseliyordu: “Ayakkabının teki nerede?!” Ama bu sefer bu ses, bir çığlık değil, bir zafer marşının ilk notaları gibiydi.
Selin ve Murat, üç aydır evde terör estiren çocuklarını servise bindirmek için kapıdaydılar. Servis köşeyi döndüğü an mahallede garip bir atmosfer oluştu. Normalde sadece selamlaşan komşular, bahçe kapılarında adeta birer cepheden dönen gazi gibi kucaklaşıyorlardı.
Sessizliğin Senfonisi ve İkili İlişkiler
Murat içeri girip kapıyı kapattığında, evin içindeki sessizlik kulaklarını tırmaladı. “Selin,” dedi fısıldayarak, “Farkında mısın? Şu an kimse ‘Anne, tabletin şarjı bitmiş!’ diye bağırmıyor.”
Selin ise çoktan telefonuna sarılmıştı. “Murat, şu an romantizm sırası değil, stratejik iş birliği sırası,” dedi ve alt kat komşusu Hülya’ya tek kelimelik bir mesaj attı: “Kazan kaynadı, kahveye gel.”
Annelerin “Mütareke” Kahvesi
Beş dakika sonra Hülya, sanki gizli bir operasyon yürütüyormuş gibi Selin’in kapısındaydı. Üstünde hala pijamaları vardı ama yüzünde olimpiyat şampiyonu edasıyla parlayan bir gülümseme taşıyordu.
“Başardık Selin!” dedi Hülya, koltuğa kendini bırakırken. “Servis şoförü Hayri abi benim için artık bir halk kahramanıdır. O kapıyı kapattığı an, üzerimden yirmi kilo yük kalktı sanki.”
Selin kahveleri getirirken, ikili arasındaki diyalog tam bir “ikili ilişki” komedisine dönüştü. “Biliyor musun,” dedi Selin, “Dün akşam sırf sabah erken uyanıp gitsinler diye çocuklara ‘Okulda her gün dondurma dağıtılacakmış’ yalanını söyledim. Vicdan azabı çekiyor muyum? Hayır. Sadece sessizliği dinliyorum.”
Hülya kahvesinden bir yudum alıp gözlerini kapattı. “Benimki giderken ‘Anne seni özleyeceğim’ dedi. Ben de ‘Ben de seni canım, ama sakın geri bakma, koş!’ dedim. Birbirimize öyle bir baktık ki, sanırsın ben onu savaşa yolluyorum, o da beni esir kampında bırakıyor.”
Veli WhatsApp Grubunda Bayram Havası
O sırada telefonlar titremeye başladı. “3-B Velileri” grubunda durum tam bir karnaval havasındaydı:
- Caner’in Annesi: “Arkadaşlar, evde kendi sesimi duyabiliyorum. Bu bir mucize mi?”
- Mert’in Babası: “Ben az önce yanlışlıkla televizyonu açtım ve çizgi film değil, haberler çıktı. Ağlamamak için kendimi zor tutuyorum.”
Öğleden sonra Selin ve Hülya, sanki birer devlet başkanıymışçasına mutfak masasında oturup sadece birbirlerini onaylayarak kafa salladılar. Üç aylık “Neden?” sorularından ve bitmek bilmeyen “Acıktım” senfonisinden sonra, o karşılıklı içilen kahve, dünyanın en tatlı ramazan şerbetinden daha lezzetliydi.
English Summary
The story focuses on the comedic relief parents—especially mothers—experience when school starts. It highlights the “victory coffee” tradition where neighbors Selin and Hülya gather to celebrate their newfound freedom. The narrative uses interpersonal humor to show how shared parental “struggles” turn into a bond of joyful silence once the kids are on the school bus
-
Paylaşım Ekonomisi: Türker’in Çatallı Yolu (Devamı)

Türker’in “Topuklu Türker” lakabıyla şöhret olduğu ve Kerem’in krampon intikamını aldığı olaydan birkaç hafta sonra, evin dengeleri yeniden altüst olacaktı. Kerem, abisinin bencil hallerinden çok ders çıkarmış, kendi “mülkiyet koruma” teorilerini geliştirmişti. Ama bilmediği bir şey vardı: Daha da büyük bir “teorisyen” yoldaydı.
Arda Faktörü
Kerem’in üniversitede öğretim üyesi olan en büyük kardeşleri Zafer, yaz tatili için eve dönmüştü. Zafer, dışarıdan melek gibi görünen, sessiz sakin bir insandı ama içinde potansiyel bir “paylaşım ekonomisi dehası” yatıyordu.
Bir akşam Kerem, bilgisayar oyununa dalmış, elinde kocaman bir kase patlamış mısır keyfi yapıyordu. Tam en heyecanlı yerine gelmişti ki, Zafer yanı başında bitti. Gözleri mısır kasesinde, “Kardeşim, oooo, ne güzel mısır! Biz kardeşiz, aramızda mısırın lafı mı olur?” dedi, masum bir ses tonuyla.
Kerem, Türker’den öğrendiği taktikle kaseyi göğsüne çekti: “Hop hop! Zaferciğim, bak şimdi… Bu mısırlar benim alın terimle, gece ders çalışırken harcadığım kalorilerle, sınav stresimle orantılı olarak aldığım özel mülkiyetim. Hem sen demek ben demek, Sen bir Kerem Zaferisin. Anladın mı? Benim şahsi mülkiyetim bu.”
Zafer gülümsedi: “Anladım kardeşim, anladım. Hatta o kadar anladım ki, bir dakika bekle.”
Zafer mutfağa gitti ve kısa süre sonra elinde, Kerem’in dün aldığı ve buzdolabına kaldırdığı, özel yapım, bol çikolatalı, Kerem’in en sevdiği sütlaçla döndü. Sütlacın yarısı Zafer’in tabağındaydı, diğer yarısı kasede duruyordu.
Kerem’in gözleri fal taşı gibi açıldı. “Zafer! Ne yaptın benim sütlacıma?. Yaw sen yoksun. Sen benim parçamsın. Ben yediğimde sen de yemiş oluyorsun.”
Zafer, sütlacından büyük bir kaşık alıp keyifle yedi: “Kardeşim, ne var ki? Biz kardeşiz, aramızda sütlacın lafı mı olur? Hem dün senin yediğin lahmacunlar da Türker abinin alın teriyle kazanılmıştı, değil mi? Senin mantığınla, sen de ‘kardeş payı’ yapmıştın. Ben de şimdi seninle ‘kardeş payı’ yapıyorum. Bu benim sana ve Türker kardeşime olan vefa borcum.”
Kerem, elindeki patlamış mısır kasesine baktı, sonra yarısı yenmiş sütlaca. Türker’in suratındaki ifade, sanki bir ayna tutulmuş gibi Kerem’in yüzüne yansımıştı.
Sonsuz Döngü
Ertesi gün Türker, Kerem’den ödünç aldığı (!) en sevdiği tişörtünü giymişti. Tişörtte küçük bir delik açılmıştı. Kerem tişörtü fark edince Türker’e bağırdı: “Abi, o benim tişörtüm! Ne yaptın?”
Türker omuz silkti: “Küçük bir kaza oldu. Ama ne de olsa ‘kardeş payı’ değil mi? Senin malın benim malım.”
Tam o sırada, Zafer elinde Türker’in yeni aldığı oyun konsolunun koluyla içeri girdi. Kolun bir düğmesi kırıktı. Türker’in gözleri yuvalarından fırladı.
Zafer masumca gülümsedi: “Kardeşim, oyun oynarken düşürdüm. Ama ne de olsa ‘kardeş payı’ değil mi? Senin malın benim malım. Hem sen de Kerem kardeşimizin tişörtüne aynısını yapmıştın.”
Üç kardeş birbirine baktı. Evin içinde, sonsuz bir “kardeş payı” döngüsünün başladığı o an, bir anda herkesin yüzünde, hem çaresizlikten hem de durumun absürtlüğünden kaynaklanan komik bir ifade belirdi. Anlaşılan, bu evde “benim” kelimesi artık sadece bir yanılsamaydı.
English Summary
Following Selim’s “Topuklu Kerem” incident, the story introduces the youngest brother, Zafer, who masters the art of “sharing” Türker’s and Kerem’s belongings by mirroring their own selfish logic. Kerem tries to protect his popcorn from Zafer, only for Zafer to “share” Kerem’s favorite dessert. The cycle continues when Zafer damages Kerem’s shirt, and Zafer, in turn, breaks Türker’s new game console controller, all under the pretense of “brother’s share.” The story concludes with the realization that the concept of “mine” no longer exists in their household, leading to a comical and absurd endless loop of “sharing.”
-

Kardeşlik Paylaşım Ekonomisi: Türker’in Çatallı Yolu
Kardeşlik Paylaşım Ekonomisi: Türker’in Çatallı Yolu
Türker, “dünya malı dünyada kalır” felsefesini sadece başkasının malı söz konusu olduğunda uygulayan bir hayat sanatçısıydı. Küçük kardeşi Mülayim ne zaman eve bir paket lahmacun söylese, Türker mutfakta biter, “Vay aslan kardeşim, hani bana? Biz kardeşiz, aramızda lahmacunun lafı mı olur?” diyerek paketin yarısına çökerdi.
Ancak rüzgar tersine döndüğünde Türker bir anda bir tarihsel asabiye profesörüne dönüşürdü.
Büyük Cips Krizi
Bir akşam Türker, televizyon karşısında dev boy bir paket cips açmıştı. Mülayim yanına yaklaşıp tam bir tane uzanacakken, Türker paketi kucağına öyle bir çekti ki, sanırsınız içinde nükleer füze kodları var.
“Hop! Ne yapıyorsun?” dedi Türker, gözlerini belerterek.
Mülayim şaşkındı: “Abi, bir tane alacaktım alt tarafı. Dün benim dönerin yarısını ‘kardeş payı’ diye götürdün ya?”
Türkker cipsinden gelen kıtırtılar eşliğinde, ağzı dolu dolu konuştu: “Bak Mülayimciğim, o konjonktür farklıydı. Orada senin cömertliğini test ettim, geçtin. Ama bu paket benim alın terimle, kendi mobil emeğimle kazandığım paralarla alındı. Bu benim şahsi mülkiyetim. Benim asabiyem yahu .Kim kendi hakkını başkasına verir .Olur mu öyle şey. Tarihsel Asabiyeden gelen hakkım bu benim!”
Komik Durum: Ters Tepiş
Ertesi gün Türker’in başına hiç beklemediği bir şey geldi. Arkadaşlarıyla büyük bir halı saha maçı organize etmişlerdi ama Türker’in kramponlarının tabanı maçtan hemen önce ayrıldı. Mülayim’in ise odasında gıcır gıcır, yeni aldığı kramponlar duruyordu.
Türker, odanın kapısını “Kardeşlik” marşıyla açtı: “Canım kardeşim, biliyorsun biz bir elmanın iki yarısıyız. Şu kramponları ver de sahada fırtına gibi eseyim. Ne de olsa senin malın benim malım sayılır!”
Mülayim istifini bozmadan koltuğuna yayıldı: “Ah abi, çok isterdim ama maalesef kramponlar şu an ‘tarihi mülkiyet’ statüsünde. Asabiyel haklarımı kullanıyorum. Paylaşım ekonomisine ara verdim.”
Türker o akşam maça, babasının 42 numara eski kunduralarıyla gitmek zorunda kaldı. Maçın ortasında ayakkabının topuğu çıkınca, sahanın ortasında sekerek koşan bir “tarihi asabiye koruyucusu” olarak tarihe geçti. Arkadaşları ona “Topuklu Türker” lakabını takarken, o hala “Kardeşiz ama bu kundura benim değil!” diye bağırıyordu.
English Summary
The story depicts a hypocritical brother named Türker who eagerly shares his brother’s food under the guise of “brotherhood” but becomes a strict defender of private property when it comes to his own belongings. The irony peaks when he is forced to play a football match in his father’s old dress shoes because his brother refuses to lend him boots, mimicking Türker’s own selfish logic.https://mizahiler.blogspot.com/2026/01/kardeslik-paylasm-ekonomisi-turkerin.html
-

Stüdyonun ışıkları yandığında, analist Türker Yılmazer’in kravatı, sanki Orta Doğu’daki tüm düğümleri tek başına çözecekmiş gibi sıkıydı. Karşısında oturan Dr. Gencay Aymaz ise gözlüğünü burnunun ucuna indirmiş, önündeki boş kağıda sanki gizli bir istihbarat raporuymuş gibi bakıyordu.
Sunucu söze girdi: “Evet sayın seyirciler, bugün asgari ücretli bir vatandaşımızın markette yanlışlıkla siyah zeytin yerine yeşil zeytin almasını ve bunun küresel etkilerini konuşacağız. Türker Bey, sizce bu bir hata mı, yoksa bilinçaltı bir mesaj mı?”
Türker Bey, parmaklarını birleştirip ekrana doğru hafifçe eğildi. Ses tonu, sanki nükleer kodları paylaşıyormuş gibi kısıktı:
“Bakın, buradaki asıl mesele zeytinin rengi değil. Yeşil zeytin, doğası gereği hamlığı ve direnci temsil eder. Vatandaşın o kutuya uzanması, aslında radikal akımlara karşı verilmiş sessiz bir ‘ben henüz olgunlaşmadım ama dalımdan da kopmadım’ mesajıdır. Bu bir operasyonel tercihtir.”
Dr. Gencay Aymaz hemen araya girdi, kalemiyle masaya vurdu:
“Katılmıyorum! Yeşil zeytin, Akdeniz havzasındaki düşük yoğunluklu bir çatışmanın simgesidir. Eğer vatandaş çekirdeğini tabağın sağ tarafına koyduysa, bu açıkça Küreselcilere bir selamdır. Çekirdek, atomun çekirdeğidir Türker Bey! Vatandaş burada ‘küreselcilere’ bir göz kırpıyor.”
Stüdyoda bir sessizlik oldu. Reji arkadan gerilim müziği vermeye başladı. Türker Bey terini sildi ve o meşhur, hiçbir anlam ifade etmeyen ama kulağa çok havalı gelen cümlesini kurdu:
“Gencay Bey, siz sahayı okuyamıyorsunuz. Eğer o zeytin biberli yeşil zeytinse, bu hibrit bir savaş ilanıdır!”
O sırada stüdyonun kapısı açıldı ve çaycı Kemal içeri girdi. “Beyler, zeytin bitmiş, kantinci yanlışlıkla yeşilden yollamış, ‘idare etsinler’ dedi.”
Gencay Bey istifini bozmadan kameraya döndü: “İşte görüyorsunuz… ‘İdare etme’ doktrini. Küresel güçlerin en sevdiği belirsizlik stratejisi. Kemal Efendi farkında olmadan büyük resmi servis etti.”
English Summary
The story satirizes TV pundits who over-analyze mundane daily events with exaggerated gravity. In this case, two “experts” interpret a citizen accidentally buying green olives instead of black ones as a “geopolitical maneuver” and a “symbol of hybrid warfare,” illustrating how disconnected these media personalities can be from reality while trying to sound profound. -

Nişanlılık Portföyünde Manipülasyon: İlişki Borcu Hesaplayıcı ile Hayatta Kalma Rehberi
Gündüzleri bir finans kuruluşu için Borsa Getiri ve Temettü Hesaplayıcı algoritmaları kodlayan Kerem, geceleri ise nişanlısı Selin’in bitmek bilmeyen “duygusal yatırım” talepleriyle boğuşan bir yazılımcıydı. Bir gece, uykusuzluğun ve içtiği dördüncü kahvenin etkisiyle, borsadaki kâr-zarar kodlarını kopyalayıp
calculateEngagementROI()(Nişanlılık Yatırım Getirisi) fonksiyonuna dönüştürdü. Amacı basitti: Bu ilişkide kim, kime, ne kadar borçluydu?Sistem Başlatılıyor: Ayı Piyasasında Nişanlılık
Selin ertesi gün eve geldiğinde Kerem’i üç dev monitörün karşısında, gözleri kanlanmış bir halde buldu. Ekranlarda yeşil ve kırmızı mum grafikler uçuşuyordu.
“Kerem, annemle konuştun mu? Salon perdesi için ek bütçe lazım, taksitleri ayarlamamız gerekiyor,” dedi Selin, elindeki “Acil Alınacaklar” listesini sallayarak.
Kerem, ekrandaki düşüş grafiğini işaret ederek soğukkanlılıkla cevap verdi: “Selin, şu an perde piyasasına ağır bir ayı piyasası hakim. Kayınvalide ile dün yaptığın 15 dakikalık telefon görüşmesi, portföyümüzde %5’lik bir değer kaybına yol açtı. Ayrıca senin dün akşam attığın o ‘peki’ mesajı var ya… O piyasada ‘kısa devre’ (circuit breaker) yaptı. İlişki işlemlerini geçici olarak durdurdum, volatilite çok yüksek.”
Görüldü Mesajının Piyasa Değeri ve Temettü Borcu
Selin şaşkınlıktan elindeki listeyi düşürdü. “Ne işlemi Kerem? Ne diyorsun sen? Alt tarafı bir perde alacağız!”
Kerem ciddi bir tavırla orta monitörü Selin’e çevirdi: “Bak, bu yazdığım yeni algoritma. Her şey borsa mantığıyla çalışıyor. Senin bana olan ‘ilgi getirin’ son çeyrekte beklentilerin %20 altında kaldı. Son üç haftada bana toplamda 42 tane ‘tamam’ mesajı atmışsın. Finans literatüründe biz buna ‘hissede baskılanma’ diyoruz Selin. Piyasa şu an senin bu soğuk triplerini fiyatlıyor. Eğer bu akşam bana bir temettü (yani tercihen bol tereyağlı bir iskender veya en az bir saatlik kesintisiz ilgi) ödemesi yapmazsan, nişanlılık hisselerimiz taban yapacak, düğün fonunu likide etmek zorunda kalacağım.”
Selin kaşlarını çattı, kollarını kavuşturdu. “Peki bay ekonomist! Benim geçen hafta senin o bitmek bilmeyen halı saha maçını izlememin, o soğukta ‘helal be’ diye bağırmamın hisse değeri ne? Onu da hesapladı mı o üstün zekan?”
Kerem hemen klavyeye sarıldı, hummalı bir şekilde kod satırları arasında gezindi. “Hımm…
MatchDayAsset_LongTermdeğişkeni… Ooo, bak bu büyük bir ‘bedelsiz sermaye artırımı’ statüsündeymiş. 90 dakika artı uzatmalar… Bu senin geçen ayki tüm ‘görüldü’ zararlarını kapatıyor, üstüne sana 5 tane ‘istediğin mağazayı sorgusuz sualsiz gezme’ opsiyonu tanımlıyor. Portföy an itibariyle yemyeşil!”Final: İflas Erteleme ve Sistem Reboot
Akşam yemeği sırasında gerginlik tırmanmaya devam etti. Selin, “Tuzluğu uzatır mısın?” dediğinde Kerem; “Bu işlem için öncelikle gün içinde Instagram’a attığım fotoğrafa yaptığın yorumun ‘beğeni’ hacmine bakmam lazım. Eğer işlem hacmi günlük ortalamanın altındaysa, tuzluk talebin ‘reddedilen emir’ statüsüne düşer. Tuzluğu almak istiyorsan elindeki ‘trip’ hisselerini acilen elden çıkarman lazım,” deyince ipler koptu.
Selin masadan kalktı ve bağırdı: “Kerem! Burası bir nişanlılık müessesesi, Wall Street değil! Eğer bu algoritma yarın sabah silinmezse, bizim düğün tarihi iflas açıklayacak. Ben de bütün yatırımımı çekip masadan kalkacağım, git o monitörlerinle evlen!”
Kerem bir an durdu, boş tuzluğa ve monitörlere baktı. Derin bir nefes alıp bilgisayarın fişini çekti. “Haklısın Selin. Piyasa verileri an itibariyle ‘Panik satışı’ sinyali veriyor. Acil bir çiçek alımı ve ‘sen haklısın’ beyanıyla güven tazelemezsem sistem tamamen çökecek. Algoritma kapandı, hadi gel dışarıda yemek yiyelim.”
Editörün Notu: Kerem o gece algoritmayı sildi ama hala gizli bir Excel tablosunda Selin’in “trip faizlerini” takip ettiği söyleniyor.
