Yazar: Sami Aksoy

  • SADE HAYATIN TEMEL TAŞLARI 1



    MARKALI ÜRÜNLERİ EN ÇOK KİMLER ALIYOR ?

    Lüks markaların bilinirliği, arzulanması ve bu markaların ürünlerine sahip olma isteği arasında güçlü bir ilişki bulunuyor. Sanıldığı gibi lüks markalar sadece zenginlere pazarlanmaz. Lüks markalar herkesin bunları satın alamayacağı algısı yaratır ve çok geniş bir kitlede güçlü bir satın alma arzusu uyandırır.
    İnsanların ait oldukları sosyal statüye göre neleri giyip, neleri giyemeyecekleri konusundaki kuralların başlangıcı eski Roma’ya kadar uzanır. Giyim kuralları zaman içinde değişim göstererek bütün Avrupa ve Asya’da bazen yazılı ve zorlayıcı; bazen sadece toplum baskısıyla günümüze kadar gelmiştir. Örneğin; 17’nci yüzyılda İngiltere’de sadece asiller kürk, dantel ve ipekli kumaşlar giyebilirdi. Hayat kadınları saf olmadıklarını belirten başlarını örten çizgili kapüşon giymek zorundaydılar. Günümüzde böyle bir zorlayıcı ayırım olmadığı halde, insanlar moda aracılığı ile birbirine benzeyerek, birbirinden farklılaşmaya çalışmak gibi garip bir çelişkiyi yaşarlar. 
    Değeri Analiz Etmek İçin İki Ölçüt Kullanılıyor
    Bir ürünün, ödediğimiz paraya değer olup olmadığına karar vermek için iki ölçü kullanırız. Birincisi, ürünün fiyatını ona benzer kabul ettiğimiz bir başka ürünle kıyaslamak, ikincisi de fiyat olarak konmuş çapanın (anchoring) etkisinde kalarak alım kararı vermek. Büyük çoğunlukla fiyatı yüksek olan ürünlerin daha kaliteli ve ödenen fiyata değer olduğu kabul edilir. Diğer taraftan özellikle indirimli ürün alırken geçerli olan ölçüt budur. Daha açık bir anlatımla, ürünün çapa etkisi yapan standart fiyatı ile o an satışta olan indirimli fiyatı karşılaştırılır. Bu nedenle indirimli fiyat duyuruları etkilidir. 
    Marka Hayat Tarzını Temsil Eder
    Bir saatin, kadın ayakkabısının, eşarbın veya trikonun fiyatını belirleyen, ürünün maliyeti veya kalitesi olmayıp o markanın temsil ettiği hayat tarzına atfedilen değerdir. Marka, özlem duyulan bir yaşam biçimi algısı yaratır. Bu algının yaratılmasında ürün kadar, ürünün satışa sunulduğu mağazanın dekorasyonu ve mağaza çalışanlarının giyimi gibi pek çok unsur etkilidir. İnsan beyninin bu özelliğini bilen marka yöneticileri, ürünlerinin kalitesini geliştirerek belirli bir noktanın ötesine geçemeyeceklerini bildikleri için marka algısına yatırım yapmayı tercih ederler. Bu şekilde insanların duygu dünyaları üzerinden özlemleriyle ilişki kurarak, beynimizde markanın kavramlaşmasını sağlarlar. Hatta daha öteye giderek deri kullanmak yerine plastik çantalar üzerine markalarını koyarak, maliyetlerini büyük ölçüde düşürerek karlılıklarını artırırlar. Ürünü kullanan kişi plastik bir ürün kullandığını düşünmeden severek bu ürünü kolunda veya üstünde taşır. 
    Benlik İşaretlemesi
    Benzer durum ünlü markaların aksesuarları için de geçerlidir. Maliyeti neredeyse ‘hiç’ düzeyinde olan küçük ve maddi değeri olmayan aksesuarlar çok yüksek bedellerle saatlere takılacak isim baş harfi veya çantaya bağlanacak aksesuarlar olarak satılır. Sosyal psikologlar bu durumu benlik işaretlemesi (self signaling) adını verdikleri bir kavramla açıklamaya çalışırlar. Her insan kendisinin zevkleri ve karakteriyle özel olduğuna inanmakla beraber; kendisini tam olarak bilmediğinin de farkındadır. Başka insanları davranışlarıyla, kendimizi niyetimizle değerlendiririz. Bu arada bazı davranışları da taklit ederiz. Örneğin dilenciye para vermek, kişinin kim olduğu, karakteri, ahlaki normlarının sıkılığı konusunda bilgi vermez. Ancak böyle bir davranışta bulunan kişi, bu davranışın sağladığı bilgiyle ‘benlik işaretlemesi’ olarak kendisini müşfik ve hayırsever bir insan olarak görür. 
    Lüks Nedir?
    Coco Chanel, “Gerekli olanın bittiği yerde lüks başlar” demiştir. Bain & Company’nin ‘2016 İlkbahar Küresel Lüks Tüketim Malları Raporu’na göre; küresel lüks tüketim pazarı, 2016 yılını 253 milyar Euro gelirle kapattı ve 2020’ye kadar bu gelirin yüzde 2 ila 3 oranında artışla 280-295 milyar Euro’ya ulaşması bekleniyor. Raporda ayrıca, değişen tüketim alışkanlıklarıyla birlikte hızla büyüyen X ve Y Kuşağı harcamalarının lüks pazarına 50 milyon yeni tüketici kazandıracağı belirtilmiştir. 
    Orta Gelir Düzeyindeki Kişiler Neden Bütçelerini Zorluyor?
    Orta gelir düzeyindeki birçok kişi, mezuniyet, nişan, düğün, yıl dönümü gibi özel durumları için bütçelerini zorlayarak sevdiklerine lüksü temsil eden markalı ürünler satın alırlar. Böylece o kişiye verdikleri değeri ve o kişiye atfettikleri statüyü göstermeye çalışırlar. Bu nedenle lüks markalar genel alanlarda büyük reklam panolarında yer alarak görünürlük ve bilinirliklerini artırırlar. Çünkü lüks markaların bilinirliği, arzulanması ve bu markaların ürünlerine sahip olma isteği arasında güçlü bir ilişki vardır. Sanıldığı gibi lüks markalar sadece zenginlere pazarlanmaz. Lüks markalar herkesin bunları satın alamayacağı algısı yaratır ve çok geniş bir kitlede güçlü bir satın alma arzusu uyandırır.
    Asıllarına Çok Benzeyen Taklit Tasarımlar Da Yüksek Bedellere Alıcı Buluyor
    Çoğunluğunu İsviçre, İtalyan ve Fransız üreticilerin oluşturduğu saat, ayakkabı ve çanta pazarında alım yapanların büyük çoğunluğu orta ve üst-orta gelir gurubundandır. Bu alımlar mezuniyet, işe kabul, terfi ve nişan-düğün gibi özel vesilelerle satın alınır veya hediye edilir. Bu nedenle lüks markalar geniş bir dağıtım ağına, yaygın reklam ve pazarlama stratejine sahiptir. Çünkü büyümelerini geniş kitlelerin seyrek de olsa bu ürünleri almasına borçludurlar. Marka insanların önemli bir bölümü için başkalarından üstün olduğunu gösterme, bazıları için de kendini ödüllendirme ve buna değdiğine inanma duygusudur. Yüksek fiyata satılan gerçek bir Louis Vuitton, Gucci, Prada, Chanel vb. markalı bir çanta, ayakkabı veya aksesuar kullanmakta zorluk çekenler de görüntüleri ve dışardan gözlenen özellikleri asıllarına çok benzeyen taklitlerini kullanırlar. Böylece kendilerini de benlik işaretlemesi (self signaling) yoluyla bir üst sınıfa ait olarak gösterirler. Son yıllarda ülkemizde markalı ürünlerin tıpkı taklitlerinin yapıldığı ve bunların bile yüksek bedellerle alıcı bulduğu biliniyor.
    Sonuç
    Marka, gerçek bir değerden çok algılanan bir değerdir. Algılanan değer, ürünün sunduğu faydanın ötesinde beklenti ve özlemlerin soyut dünyasıyla ilgili olduğu için kolayca çarpıtılabilir. Lüks algısını temsil eden markalı bir ürüne, onun tasarımı ve niteliklerin alışılmışın dışında olması, bedelinin sıradan olan markaların çok üzerinde olması, iletişiminde özel bir hayat tarzının sunulmasıyla nedeniyle statü sembolü olarak görür ve buna para öderiz. Bu yüzden, gözü kapalı marka bağımlısı olmamak veya yüksek fiyat konulan bir ürünün daha nitelikli olduğuna inanmamakta yarar vardır. Çünkü pahalı olan mutlaka iyi veya kaliteli değildir. Size bilinçsizce para harcatacak seçimler yapmak yerine, zevkinize ve sezginize önem verin. Fiyat ile değer arasında doğrudan bir bağlantı olmadığını, çoğu zaman değer algımızın çarpıtılarak fiyatlarla oynandığını bilmek sizi bütçenizi gereksiz yere zorlamaktan koruyabilir.
    Acar Baltaş
    kaynak:acarbaltaş.com
  • Peygamber Efendimizin Hz. Zeynep ile Evliliği

    Yedinci Mektub 
     ﺑِﺎﺳْﻤِﻪِ ﺳُﺒْﺤَﺎﻧَﻪُ ﻭَﺍِﻥْ ﻣِﻦْ ﺷَﻲْﺀٍ ﺍِﻟﺎَّ ﻳُﺴَﺒِّﺢُ ﺑِﺤَﻤْﺪِﻩِ
     ﺍَﻟﺴَّﻠﺎَﻡُ ﻋَﻠَﻴْﻜُﻢْ ﻭَ ﺭَﺣْﻤَﺔُ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺑَﺮَﻛَﺎﺗُﻪُ ﺍَﺑَﺪًﺍ ﺩَﺍﺋِﻤًﺎ
       Aziz kardeşlerim!
       Bana söylemek üzere Şamlı Hâfız’a iki şey demişsiniz:
       Birincisi: 
       “Hazret-i Peygamber Aleyhissalâtü Vesselâm’ın Zeyneb’i tezevvücünü; eski zaman münafıkları gibi, yeni zamanın ehl-i dalaleti dahi medar-ı tenkid buluyorlar, nefsanî, şehevanî telakki ediyorlar.” diyorsunuz.
       Elcevab: 
       Yüzbin defa hâşâ ve kellâ! O dâmen-i muallâya şöyle pest şübehatın eli yetişmez. Evet onbeş yaşından kırk yaşına kadar, hararet-i gariziyenin galeyanı hengâmında ve hevesat-ı nefsaniyenin iltihabı zamanında, dost ve düşmanın ittifakıyla kemal-i iffet ve tamam-ı ismet ile Haticetü’l-Kübra (R.A.) gibi ihtiyarca bir tek kadın ile iktifa ve kanaat eden bir zâtın kırktan sonra, yani hararet-i gariziye tevakkufu hengâmında ve hevesat-ı nefsaniyenin sükûneti zamanında kesret-i izdivac ve tezevvücatı, bizzarure ve bilbedahe nefsanî olmadığını ve başka ehemmiyetli hikmetlere müstenid olduğunu, zerre kadar insafı olana isbat eder bir hüccettir.    O hikmetlerden birisi şudur ki: Zât-ı Risaletin akvali gibi, ef’al ve ahvali ve etvar ve harekâtı dahi menabi-i din ve şeriattır ve ahkâmın me’hazleridir. Şıkk-ı zahirîsine Sahabeler hamele oldukları gibi, hususî dairesindeki mahfî ahvalâtından tezahür eden esrar-ı din ve ahkâm-ı şeriatın hameleleri ve râvileri de, Ezvac-ı Tahirattır ve bilfiil o vazifeyi îfa etmişlerdir. Esrar ve ahkâm-ı dinin hemen yarısı, belki onlardan geliyor. Demek bu azîm vazifeye, bir çok ve meşrebce muhtelif Ezvac-ı Tahirat lâzımdır.
       Gelelim Hazret-i Zeyneb’in tezevvücüne: 
       Yirmibeşinci Söz’ün Birinci Şu’lesinin Üçüncü Şuâının misallerinden olan
     ﻣَﺎ ﻛَﺎﻥَ ﻣُﺤَﻤَّﺪٌ ﺍَﺑَٓﺎ ﺍَﺣَﺪٍ ﻣِﻦْ ﺭِﺟَﺎﻟِﻜُﻢْ ﻭَﻟٰﻜِﻦْ ﺭَﺳُﻮﻝَ ﺍﻟﻠّٰﻪِ ﻭَ ﺧَﺎﺗَﻢَ ﺍﻟﻨَّﺒِﻴِّﻴﻦَ
    âyetine dair şöyle yazılmış ki: İnsanların tabakatına göre bir tek âyet, müteaddid vücuhlarla, herbir tabakanın fehmine göre bir mana ifade ediyor. Bir tabakanın şu âyetten hisse-i fehmi şudur ki: Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm’ın hizmetkârı veya “oğlum” hitabına mazhar olan Zeyd (R.A.), rivayet-i sahiha ile itirafına binaen, izzetli zevcesini kendine manen küfüv bulmadığı için tatlik etmiş. Yani: Hazret-i Zeyneb, başka yüksek bir ahlâkta yaratılmış ve bir Peygambere zevce olacak fıtratta olduğunu, Zeyd ferasetle hissetmiş ve kendisini ona zevc olacak fıtratta kendine küfüv bulmadığından, manevî imtizacsızlığa sebebiyet verdiği için tatlik etmiştir. Allah’ın emriyle Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm almış; yani  ﺯَﻭَّﺟْﻨَﺎﻛَﻬَﺎnın işaretiyle, o nikâh bir akd-i semavî olduğuna delaletiyle, hârikulâde ve örf ve muamelât-ı zahiriye fevkinde, sırf kaderin hükmüyledir ki Resul-i Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm, o hükm-ü kadere inkıyad göstermiştir ve mecbur olmuştur. Nefis arzusuyla değildir. Şu kader hükmünün de ehemmiyetli bir hükm-ü şer’î ve mühim bir hikmet-i âmmeyi ve şümullü bir maslahat-ı umumiyeyi tazammun eden
     ﻟِﻜَﻰْ ﻟﺎَ ﻳَﻜُﻮﻥَ ﻋَﻠَﻰ ﺍﻟْﻤُﺆْﻣِﻨِﻴﻦَ ﺣَﺮَﺝٌ ﻓِٓﻰ ﺍَﺯْﻭَﺍﺝِ ﺍَﺩْﻋِﻴَٓﺎﺋِﻬِﻢْ
    âyet-i kerimesinin işaretiyle: Büyüklerin küçüklere “oğlum” demeleri, zıhar mes’eleleri gibi, yani karısına “Anam gibisin” dese, haram olduğu gibi değildir ki, ahkâm onunla değişsin. Hem büyüklerin raiyetlerine ve peygamberlerin ümmetlerine pederane nazar ve hitabları, vazife-i risalet itibariyledir; şahsiyet-i insaniye itibariyle değildir ki onlardan zevce almak uygun düşmesin?
       İkinci bir tabakanın hisse-i fehmi şudur ki: Bir büyük âmir, raiyetine pederane bir şefkat ile bakar. Eğer o âmir, zahirî ve bâtınî bir padişah-ı ruhanî olsa; merhameti, pederin yüz defa şefkatinden ileri gittiği için, raiyetinin efradı, onun hakikî evlâdı gibi, ona peder nazarıyla bakarlar. Peder nazarı ise, zevc nazarına inkılab edemediğinden ve kız nazarı da zevce nazarına kolayca değişmediğinden, efkâr-ı âmmede, Peygamberin mü’minlerin kızlarını alması şu sırra uygun gelmediği için, Kur’an o vehmi def’ maksadıyla der: “Peygamber rahmet-i İlahiye hesabıyla size şefkat eder, pederane muamele eder ve risalet namına siz onun evlâdı gibisiniz. Fakat şahsiyet-i insaniye itibariyle pederiniz değildir ki, sizden zevce alması münasib düşmesin? Ve sizlere “oğlum” dese, ahkâm-ı şeriat itibariyle siz onun evlâdı olamazsınız!..”
     ﺍَﻟْﺒَﺎﻗِﻰ ﻫُﻮَ ﺍﻟْﺒَﺎﻗِﻰ
      Said Nursî 
      *-*-* 
    Mektubat – 27
  • Kabağın Sahibi

    Bugünkü Gücüne güvenme..
    Vaktiyle bir derviş berbere gidip:
    Vur usturayı berber efendi, der.
    Berber dervişin saçlarını kazımaya başlar ve diğer tarafa usturayı vuracakken, mahallenin kabadayısı içeri girer.
    Doğruca dervişin yanına gider, başının kazınmış tarafına sert bir tokat atarak:
    Kalk bakalım kabak, kalk da tıraşımızı olalım, diye bağırır.
    Dövene elsiz, sövene dilsiz’ olan, halktan gelen her şeyin Hak’tan geldiğine inanan derviş, sabreder. Fakat kabadayının tıraş esnasında da dili durmaz, sürekli alay eder derviş ile: ‘Kabak aşağı, kabak yukarı.’
    Nihayet tıraş biter, kabadayı dükkandan çıkar. Henüz birkaç metre gitmiştir ki, kontrolden çıkan bir at arabası yokuştan aşağı hızla üzerine gelerek kabadayıyı altına alıp sürükler. Kabadayı oracıkta feci şekilde can verir. Berber dervişe bakar, sorar:
    Biraz ağır olmadı mı derviş efendi?
    Derviş düşünceli bir şekilde cevap verir:
    Vallahi gücenmedim ona. Hakkımı da helal etmiştim. Gel gör ki, kabağın da bir sahibi var. O gücenmiş olmalı!
  • Güzel İnsanlardan Bir Hatıra

    Tıp fakültesini yeni bitirmiş, 
    pratisyen hekim olarak ilk görev yaptığım yere, 
    Konya’ya bağlı bir beldenin sağlık ocağına gitmiştim. 
    Gençtim, bekardım. Küçük bir beldeydi gittiğim yer. 
    İlk gece bir eve misafir olmuştum. 
    Tren istasyonunun hemen yanında bir evdi. 
    Akşam yemeğinden sonra çaylarımız gelmiş, sohbetler edilmişti. 
    Üzerimde yol yorgunluğu,geldiğim yeni yerin yabancılığı vardı.
    Saatler ilerliyor, ağır bir uyku beni içine çekiyordu. 
    Ev sahibine bir şey de diyemiyordum. 
    Bir müddet daha geçti; yine bir hareket yoktu. 
    Evin büyüğü olan Hacıanneye sıkılarak: 
    “Anneciğim, sizin buralarda kaçta yatılıyor?” dedim. 
    Hacıanne: 
    “Evlâdım treni bekliyoruz. Az sonra tren gelecek, onu bekliyoruz” dedi. 
    Merak ettim, tekrar sordum: 
    “Trenden sizin bir yakınınız mı inecek ?” 
    Hacıanne: “Hayır evlâdim, beklediğimiz trende bir tanıdığımız yok. 
    Ancak burası uzak bir yer. 
    Trenden buraların yabancısı birileri inebilir. 
    Bu saatte, yakınlarda, ışığı yanan bir ev bulmazsa, sokakta kalır. 
    Buraların yabancısı biri geldiğinde, 
    ” ışığı yanan bir ev” bulsun diye bekliyoruz.” 
    Konya Ovası’nda, ya da bir başka yerinde Türkiye’nin, 
    trenden inen yabancılar için 
    “ışığı yanan evler” yerinde hâlâ duruyor mudur? 
    Yabancılar, yorgun bedenlerini yün yataklarda 
    dinlendirmeye devam ediyorlar mı? 
    Aç bir köpeğin önüne bir kap yemek birakan 
    kadınlar yaşıyorlar mıI? 
    Kuşlara yuva yapan mimarlar sahi şimdi neredeler ? 
    Bu güzel insanlar, atlarına binip gitmişler. 
    Bizler, atlarına binip giden güzel insanlara sahip bir 
    medeniyetin yetimleriyiz. 
    Çekip gidenlerin doldurulmamış boşluklarında savrulup duran yoksullarız. 
    Şâir öyle diyordu: 
    “Güzel insanlar, güzel atlara binip gittiler.” 
    Şimdi bu güzel insanlar, neden ve nasıl atlarına binip gittiler ? 
    Onları ne yıldırdı da bir daha dönmemek üzere, 
    sessiz sedasiz gittiler? 
    Ey güzel yurdumun güzel insanları! Neredesiniz? 
    (Prof. Dr. Saffet Solak’ın hâtırası)
  • Konuşma Hastalığı

    “Yavrum, öğüt dinle, kurtuluş istiyorsan dilini tut. Çok konuşanların göğüsleri içinde kalbleri hastadır.”
    (Ferîdüddîn Attâr Hz.)
  • Avustralya’da Deve 🐪Katliamı Hazırlığı

    Kuraklıktan muzdarip Güney Avustralya ‘da 10 binden fazla deve çok fazla su içmelerini engellemek için helikopterden vurularak öldürülecek.
    Anangu Pitjantjatjara Yankunytjatjara (APY) topraklarındaki Aborijin liderlerinin talimatı sonrası profesyonel nişancılar avlanmaya çarşamba günü başlayacak
    Çeşmelerle su depolarının da aralarında bulunduğu ellerindeki tüm su kaynaklarına ihtiyaç duyan yerel halk, hayvanların topluluklarına girmesinden ve zarara yol açmasından şikayet ediyor.

    The Australian gazetesine konuşan APY idaresinin yönetim kurulu üyelerinden Marita Baker şunları ifade etti:
    “Sıcak ve rahatsız koşullarda sıkışıp kalmış durumdayız, rahatsız hissediyoruz çünkü develer çitleri yıkıp içeri giriyor, evlerin etrafına geliyor ve klimalardan su içmeyi deniyor.”
    Bu hayvanlar aynı zamanda sera gazı salımıyla ilgili endişeler nedeniyle de avlanacak çünkü gazeteye göre bu hayvanlar yılda bir ton karbondioksitin etkisine eşdeğer metan salıyor.
    Güney Avustralya Çevre ve Su Bakanlığı sözcüsü, deve sayısındaki artışın bölgede pek çok soruna sebep olduğunu belirtti.
    Bakanlığın news.com.au’a verdiği ifadeler :
    Bu, altyapının ciddi hasar görmesi, aile ve toplulukların tehlikeye girmesi, APY topraklarında otlatma sıkıntısının artması ve bazı develer susuzluktan ölürken ya da suya ulaşmak için birbirlerini çiğnerken hayvanların ciddi refah sorunlarıyla sonuçlanıyor. Bazı vakalarda ölü hayvanlar önemli su kaynaklarını ya da kültürel alanları kirletti.
    Ülke genelindeki toplam sayısının 1,2 milyon olduğu tahmin edilen deve sayısını kontrol altına almak için yürütülecek operasyonunun beş gün sürmesi planlanıyor.
    ABC News’in haberine göre hayvanların ölüleri yakılarak ya da gömülerek ortadan kaldırılmadan önce kurumaya bırakılacak.
    Develer  Avustralya ‘ya 19. yüzyıl boyunca Hindistan’dan ve Afganistan’dan getirildi ve bu hayvanlar ulaşım ve inşaatlarda kullanıldı.
    Eğer avlanma gerçekleşmezse sayıları her 8 ya da 10 yılda bir iki katına çıkacak.
    Bu operasyon, ülke çapında devam eden orman ve çalı yangınlarında bir milyardan fazla hayvanın öldüğü tahmin edilirken başlatılacak.
    HuffPost’a konuşan Sidney Üniversitesi’nden ekoloji uzmanı Chris Dickman; daha önce yaklaşık yarım milyon olarak hesaplanan telef olan canlı sayısının iyimser bir tahmin olduğunu, bu sayının yarasa, kurbağa ve omurgasızları içermediğini ifade etti.
    Dickman’a göre bu hayvanları da dahil edince “hiçbir şüphe olmaksızın” kayıplar 1 milyarı aştı ki Dickman bunun da “çok iyimser bir sayı” olduğunu belirtti.
    Doğal hayatı koruma yanlıları ve yaban hayat uzmanları, çalı yangınlarının bazı hayvan türlerini tamamen ortadan kaldırmış olmasından korkuyor.
    Yangınların üçte birini küle çevirdiği ve artık “kavrulmuş boş arazi” olarak anılan Kanguru Adası’nda, “Kanguru Adası keseli faresi” ismi verilen küçük keseli canlılar ve parlak siyah kakadular tamamen ortadan kalkmış olabilir.
     https://www.dailymail.co.uk/news/article-7858237/More-10-000-Australian-camels-die-drink-water.html
  • Silgisiz Hayat

    Risk al, hata yap. Ancak böyle büyüyebilirsin. Acı, cesareti besler. Cesur olmayı öğrenmek için başarısızlığı tatmış olman gerekir.
    Mary Tyler Moore
WordPress.com ile böyle bir site tasarlayın
Başlayın